HayatKısa.com

29 Apr 2007

Kişisel Gelişim Kitapları Neden İşe Yaramıyor?

Kategori: Genel, Psikoloji, Kişisel Gelişim — Osman S Börütecene @ 16:51

Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde başta A.B.D. olmak üzere birçok ülkede kişisel gelişim kitapları en iyi satanlar listelerinde üst sıralara oturdular. Yine de birçok insan kişisel gelişim kitaplarını beğenmiyor, işe yaramadığını söylüyor, laf kalabalığı olarak nitelendiriyorlar.

Ben de şahsım adına kişisel gelişim kategorisine giren kitaplardan çok okumamış olsam da, elime geçirdiğim birkaç tanesinden de pek hazzetmediğimi itiraf etmeliyim. Bir yandan da bu kategorideki kitaplar nasıl hem bu kadar çok satılıp hem de bu kadar çok şikayet konusu oluyorlar? Değinmeye değer bir konu.

Birçok kişisel gelişim kitabı maalesef sizin kişisel gelişiminizden ziyade toplum karşısında gelişmiş biri olarak kabul görmeniz esasına dayalı. Bu nedenle de birey olarak bu kitaplardan kendi gelişiminiz adına bir mesafe kaydetmeniz biraz zor.

İnsanın işinde daha başarılı olması, daha iyi bir sevgili, eş, anne, baba, arkadaş olabilmesi kişisel gelişim değildir. Dolayısıyla bu yönde bir değişimi empoze eden, zorlayan kitapların kişisel gelişime katkıda bulunmaları elbette zordur.

Başlangıçta gerçekten çevreden daha çok onay görmek üzere değişmek isteyen birey herkesi aynı anda aynı derecede mutlu edemeyeceğini anlayınca hem yaşama hem de kişisel gelişim kitaplarına isyan eder. Böyle olması son derece doğaldır. Eğer kişisel gelişim için çıkış noktanız etraftan daha fazla saygı ve kabul görmekse, toplumun değişik kesimlerinin ne kadar farklı değer yargılarına sahip olduğunun farkına vardığınız an bu bir hayal ıkırıklığı yaratabilir.

Ama maalesef çoğu insan kişisel gelişim dediğimiz zaman farkında olmadan toplumda daha fazla kabul görmek, daha çok para kazanmak, toplumun belirlediği kriterlere göre başarılı olmak gibi şeyler anlıyor.

Bir diğer yandan da toplumun kriterleri o kadar değişken ve ikiyüzlü ki, bireyden talep edildiği hissettirilen şeyler yerine getirildiğinde toplum oyunu çoktan başka hal ve davranışlar doğrultusunda kullanmış oluyor.

Bu nedenle de argümanlarını topluma kendini daha çok beğendirmek üzerine kurmuş olan kişisel gelişim kitaplarının bir işe yaramaları imkan dahilinde değil.

Kişisel gelişimin anahtarı herşeyden önce kişinin kendi doğasını tanıması ve kendi doğasının elverdiği şartlar ve imkanlar dahilinde kendisini geliştirmesidir. Zaten bunun yerine toplumu ölçü alan bir kişisel gelişim, genel geçer kriterlere ulaştıktan sonra mutlaka sekteye uğramaya mahkumdur. Hayat kısa ve bu kısa hayatta kendinizi geliştirmek istiyorsanız bu gelişimin ne yönde olması gerektiğine dair ölçütleri de kendiniz belirlemelisiniz.

26 Apr 2007

Antidepresan Nedir, Nasıl Kullanılmalıdır?

Kategori: Psikoloji, Kişisel Gelişim — Osman S Börütecene @ 17:37

Son yirmi yılın en meşhur ilaç gruplarından biri SSRI adıyla sınıflandırdığımız yeni nesil antidepresanlardır. Bunlardan en bilineni Prozac’tır. Diğerlerinden bazıları; cipram, lustral, ve bunların türevleri olarak sayılabilir.

Depresyon, daha evvel bir yazımda da belirttiğim gibi, beyindeki serotonin trafiğinin bozulmasıyla ortaya çıkan tıbbi bir rahatsızlık olarak nitelendirilmektedir. Bu bozukluk, serotoninin bir hücreden diğerine geçişi sırasında geçişinin engellenmesi ve beyinde yeterli çoğunlukta seyahat edememesidir. SSRI sınıfı antidepresanlar, serotonin trafiğini düzenlerler. Serotonin bir hücreden diğerine geçemeyip geri dönerken geri dönmekte olduğu hücrenin onu kabul etmesine engel olur ve böylelikle serotonin beyindeki gezintisini rahat rahat sürdürür.

Bu ilaçların etkilerini gösterme süreleri bünyeden bünyeye değişir. Bu süre genelde iki hafta ila iki ay arasında olarak tanımlanır.

Antidepresanlar mutlaka bir psikiyatrist kontrolunde kullanılmalıdır. Başlama ve bitirme kararı psikiyatristle birlikte verilmeli ve bu tür ilaçları almak psikiyatrist onayı olmadan sonlandırılmamalıdır.

Antidepresan kullanan çoğu kişi genellikle ilaca başladıktan iki ay kadar sonra kendilerini iyi hissederek artık ilaca ihtiyaç duymadılarını düşünürler. Oysa antidepresan etkisini göstermeye başlamıştır ve tıpkı antibiyotikler gibi belli bir süre kullanılmaları gerekir. İkinci aydan sonra ilacı kesen birçok depresyon hastası vardır ve hepsi kısa sürede depresyon tuzağına geri dönerler.

Antidepresan kullanım süresi genelde en az altı ay olarak kabul görmüştür. Kalıcı bir tedavi için antidepresanlar değişik dozlarda yıllarca kullanılabilir.

Kullanım süresi konusunda ilaç firmalarının içten davranıp davranmadığı hakkında tartışmalar sürmektedir. Ancak ben kişisel tecrübelerime dayanarak minimum altı ay, ortalama bir ya da iki yıl gibi bir sürenin en iyi sonuçları doğurduğunu söyleyebilirim (kişisel tecrübedir, güvenmeyiniz ve psikiyatrınıza danışınız).

Depresyon tedavisinde ilaç kullanımı tek başına kalıcı iyileşme sağlayamaz. Mutlaka psikoterapi tedavi sürecine eşlik etmelidir. Benzer biçimde, tek başına psikoterapi depresyonun kökünü kurutmak için yeterli çözüm olmayabilir. İlaç tedavisi artı psikoterapi depresyonla baş etmenin en sağlıklı yoludur.

23 Apr 2007

İki Meşhur Kelime: Karşılıksız Aşk

Kategori: Genel, Psikoloji, İlişkiler — Osman S Börütecene @ 07:23

Doğaya aykırı bulduğum, bana pek de inandırıcı gelmeyen bir durum.

Biraz zihninizi kurcalar ve gözünüzün önünde canlandırmaya çalışırsanız, gün içerisinde yaşadığınız bakışmaların ne kadar anlamlı olduğunu idrak edebilirsiniz. Alışveriş yaparken, yolda giderken mutlaka tanıdık tanımadık birileriyle göz göze gelmiş ve biraz zorlasanız gayetle anlam yüklenebilecek bakışmalar yaşamışsınızdır. Bu, iki canlı arasındaki beğeni ilişkisinin en küçük parçasıdır. Hiçbiri karşılıksız değildir.

Bu nedenle karşılıksız aşk diye tanımladığınız durumda da bir karşılık söz konusudur. Büyük ihtimalle aşık olduğunuzu düşündüğünüz kişi de size karşı bir beğeni duymaktadır.

Birileriyle karşılaştınız diyelim ve ilginizi çekti. Tanıştınız; sohbet, sinema, akşam yemeği vs. derken olaylar vuku buldu. Artık bir çift oldunuz.

Ne kadar zaman sonra olacağı ilişkiden ilişkiye değişmekle beraber bir gün bakarsınız ki sevgilinizin günün yirmidört saati çok güzel olan saçları, onları toplayıp topuz yaptığında size itici geliyor ya da size hoş görünen ve içinizi gıdıklayan kirli sakallı, buruşuk gömlekli halini özensizlik olarak görüyorsunuz.

Ayrılmak istiyorsunuz ama nasıl ki asla kanser olmayacaksanız ya da asla ağır bir trafik kazası geçirmeyecekseniz benzeri bir inançla “ayrılık bizim başımıza gelemez” diyorsunuz. Bu yüzden de sorunlarınızı konuşmaktan bile kaçıyorsunuz ve ayrılmaya dair bir girişimde de bulunmuyorsunuz.

Sonra bir gün sevgiliniz sizi terkediyor, çok canınız yanıyor çünkü o artık sizinle birlikte olmak istemiyor. Belki başkasının kollarında, telefonlarınıza cevap vermiyor, maillerinizi almamış gibi hissediyor ya da öyle zannediyorsunuz. Onunla konuşmaya çalışmak bir işe yaramıyor; somut bir cevap yok, ses gelmiyor.

Aşağılandığınızı, yalnız olduğunuzu, üşüdüğünüzü hissediyorsunuz. Belki de sokağa çıktığınızda sizi gören herkesin “aaa şuna da bak, aşk acısı çekiyor bu ezik, zavallı, sümüklüböcek” dediklerini sanıyorsunuz. Sanki herkes herşeyi biliyor, sanki dünyanın gündeminde sizin terkedilmişliğiniz var.

Birlikteyken Bebek Parkı’nda bir kediyi sevmiştiniz ve kedi çok mutlu olmuştu. Ama sanki siz ayrıldığınız için o kedi bir daha öyle sevilmeyecek ve siz buna mutsuz oluyorsunuz. Halbuki siz yine kendi başınıza gidip sevebilirsiniz o kediyi.

Bu hissettikleriniz aşk acısı değildir. Dolayısıyla bunun adını karşılıksız aşk olarak koyamayız. Siz, ama bilerek ama bilmeden yazdığınız bir senaryonun baş kahramanı oldunuz. Bu filmde oynamaktan derhal vazgeçebilirsiniz. Bu durumu içinde oynadığınız bir belgesel olmaktan çıkarıp savaşabilir ya da başka bir hayat kurabilirsiniz.

Yok eğer bu aşk acısıysa onun da sizi düşündüğünden emin olun. Belki de şimdi kendi kendine diyor ki “keşke o salatayı elle yemeseydi belki o zaman bu kadar öfkelenmez, bu kadar bunalmazdım!”. Ya da diyor ki “arkadaşlarımla lise toplantısına gitmem konusunda arıza çıkarması bardağı taşıran son damla oldu”.

Belki kadın ve erkek arasındaki farkların biraz fazla abartılmasından, belki de toplumun kadın-erkek ilişkilerine yüklediği özel değerden ötürü aşk ve aşkta başarısızlık insanoğlu için yaşanan ilişkiden çok öte bir anlam taşır hale gelmiştir. Bu nedenle karşılıksız aşk olarak iki kelime ile niteleyip kestirip attığımız duygular, kaybedilmiş bir futbol maçı ile aynı kefeye konarak muamele görmektedir.

Oysa birçok şey gibi bu konu da kişinin yaşamı hakkında kendi kararlarını vermesi, kendi varlığını olduğu gibi kabul edebilmesi, özgürlüğü ile yüzyüze gelmesi gibi insanoğluna çoğu kez ürkütücü ve soğuk gelen farkındalıklarla beraber değerlendirilmelidir.

Birilerine karşı hayatınızın düzenini bozacak derecede ihtiyaç duyuyorsanız, en çok ihtiyacınız olan kişinin kendiniz olduğunu ve kendinizin de daima sizinle beraber olduğunu hatırlamanız işe yarayabilir.

not: Bu yazı, iki yıl kadar önce ek$i sözlük‘te yazdığım bir yazıdan derlenmiştir. Yazının orijinalini Jefe’nin Yorumları‘nda bulabilirsiniz.

Sonraki Sayfa »

WordPress'in desteğiyle.