Kendinden Başka Herkesle İlgilenmek

Nisan 10th, 2007

Nevrotik kısır döngü içerisinde zaman zaman hepimizin başına gelebilecek bir yanılgıdır. Kendimizden başka herkesle ilgileniriz, sonra da bundan şikayetçi oluruz, kendimizden başka herkesi düşündüğümüzü anlatırız. Doğrudur. Kişi gerçekten kendine gereken önem ve değeri vermez, başkalarının hayatlarında yaşar, onların endişelerini paylaşır, sıkıntılarını gidermeye yardımcı olur. Ardından karşılık görmediğini düşünürse de sinirlenir.

Bazen kişi gerçekten yaptığı iyiliklerin karşılığını göremez. Bazen de herkesin kendisi gibi “kendinden başka herkesle ilgilenmesini” bekler. Ancak bir elin beş parmağı nasıl birbirinden farklıysa insanlar da birbirlerinden farklıdır. Bazıları büyümüş birer yetişkin olmuştur, bazıları da özendikleri anne, baba, öğretmen, abi, abla rolunu üstlenmiş, kendisini bunlarla bağdaştırmış, onların tiyatrosunu oynamaya bütün zamanını vakfetmiştir.

İlginçtir ki kendinden başka herkesle ilgilenen insanlar kendilerinden başka herkesden şikayetçi olurlar. Burada başkalarının da kendilerini düşünmemeleri, kendilerine saygı göstermemeleri gerektiğine dair derin bir inanç söz konusudur. Bu yüzden bu tip insanlar kendilerine değer veren insanlarla karşılaşınca şaşırırlar. Onları kibirli, kendini beğenmiş, alçakgönüllülükten uzak, bencil olarak nitelerler.

Burada daima bir tezat yaşanır. Kendilerinden başka herkesle ilgilenen ve kendilerine değer vermeyen bu insanlar başkalarının da kendileriyle ilgilenmemesinden neden şikayet ederler? Yaşanan ilişkilerin; ister arkadaşlık, dostluk olsun ister sevgililik olsun ister aile bağları olsun, seviyesini düşürmekle zaman harcayan insanlardan bahsediyoruz. Mantık şudur; ben değerli değilim, sokağa çıkarken üstüme başıma dikkat etmesem de olur, makyaj yapmasam da olur, traş olmasam da olur, kendime önem vermesem de olur. O zaman bütün bu insanlar kim ki kendilerine bunca değer veriyorlar? Onlar da kendilerine değer vermesinler. Kendilerini ne zannediyorlar.

Evet, olay budur. Kendilerine değer vermeyen insanlar kendilerinden başka herkese değer verirler ve bir diğer yandan da kimsenin kendine değer vermesini istemezler. Böylelikle nevrotik kısır döngünün getirdiği yalnızlık duygusu, kişinin başkalarının kendine verdiği değeri de aşağılara çekerek hafifletilmeye çalışılır.

Böyle şeylerin sonuç vermediği malum. Ancak burada bunları kimseyi suçlamak için yazmıyorum. Benim bütün derdim insanoğlu olarak kendimize verdiğimiz ruhsal zararar hakkında bir şuur yaratmak. En ufak bir soru işaret yaratıp bu konuda ilerleme kaydedilmesine katkıda bulunabilirsem ne mutlu bana. Zaten hayat çok kısa, ruhsal kısır döngülere fazla zaman ayırmaya değmez.

Nedenlerde Kaybolmak

Nisan 9th, 2007

İnsan, içinde bulunduğu şartların getirdiği sıkıntılara anlam aramakla zaman kaybeder. Maalesef bir çok şeyin altında nedenler arıyoruz ve bu nedenleri ararken olayların kendisinden uzaklaşıyoruz. Oysa odaklanmamız gereken daima şimdiki zamandır.

Hayatın ne kadar kısa olduğunu söyleyip duruyorum bu yüzden yine yaşam ve ölüm üzerinden örnek vereceğim. Bir tanıdığınız evinize geldi, ayağını burkmuş ya da bacağını kırmış ya da kafasına bir şey düşmüş ve kanıyor. O sırada önemli olan bunun arkadışınızın başına niçin geldiği midir yoksa kanamaların durdurulması veya kırılan kemiğin sabitleştirilip hastaneye gidilmesi gibi şeyler midir?

Sizce hangisi daha öncelikli?

Evinize hırsız girdi diyelim. Salonun ortasında göz göze geldiniz. O sırada sizin için önemli olan ne olmalı? Hırsızın neden evinizde olduğu mu? Yangın çıktı diyelim. Ateşlerin ortasındasınız. Önemli olan yangını kimin ve neden çıkardığı mı yoksa sizin dumandan boğulmadan ya da yanmadan olay yerinden uzaklaşmanız veya elinizde ise yangını söndürmeniz mi? Yangının neden çıktığını bilmeniz üzerine sıkacağınız suyu ya da atacağınız toprağı mı değiştirecek?

Burada verdiğim örneklerin ölümcül örnekler olduğunu sanmayın. Bir önceki yazımda bir cep telefonu kaybetme vakasından bahsettim. Orada da durum farklı değildir. İnsanoğlunun kendisini suçlu hissettiği, endişeye kapıldığı, strese girdiği durumlarda umumi tuvaletlerdeki gibi büyük küçük ayrımı yoktur. Sıkıntı sıkıntıdır. En sevdiğimiz kalemi kaybettiğimizde verdiğimiz tepkiyle bir yakınımızı kaybettiğimizde verdiğimiz tepki arasındaki fark aslında çok ince bir çizgide yatar.

Bu yüzden, sizi sıkan şeyin nedenleriyle uğraşmayı bırakıp sıkıntıyı ortadan kaldırmak için bir an evvel harekete geçmeniz davranışların en güzelidir. Yangının neden çıktığını sorgulamayı bırakıp olay yerinden uzaklaşmalı ya da elinizde imkan varsa suyu sıkarak yangını söndürmelisiniz. Bunun dışında iki dakika önce bile olsa geçmişte ne olduğunun şimdiki zamandan daha fazla önemi yoktur.

Hayat kısa, ve hiçbir zaman yaşıyor olmaktan daha önemli bir şey olduğu yanılgısına kapılmayın.

Korku, Suçluluk, Endişe

Nisan 9th, 2007

Bundan birkaç yıl önce büyük alışveriş merkezlerinden birinde cep telefonumu kaybettim. Alışveriş merkezindeki bankamatiklerden birinden para çekerken telefonumu bankamatiğin üst kısmına koydum. İşimi bitirdiğimde telefonu almadan gitmişim. Farkına vardığımda çok geç olmuştu.

Biryerlerden bir telefon bulup buluşacağım kişiyi aradım. Telefonumu kaybettiğimi, toplantımıza biraz gecikeceğimi haber verdim ve ofise döndüm. Ofiste arkadaşlarım cep telefonumu kaybetmiş olmama rağmen hala çok sakin olmamı şaşkınlıkla karşıladılar. Onlara telaşa kapılmamın bana neler kazandıracağını sorduğumda iyi bir cevap veremediler.

Bu, herkesin başına gelebilecek, hep gelen bir cep telefonu kaybetme öyküsü. Sadece bir örnek. Örnekler çoğaltılabilir. Yemeğin altını yakmak, yolda yürürken para düşürüp kaybetmek, arabayla saçma sapan ufak bir kaza yapıp bir miktar maddi hasara yolaçmak, ve benzeri olaylar.

İnsanoğlu, böyle olaylar başına geldiğinde hemen kendini suçlama eğilimi içinde olur. Eğer ortada bir suç varsa bir de bu suça karar verecek bir otorite ve onu cezalandıracak bir makam gerekir. Bu durumda bireyin kendisi ve toplum hemen bireyin yardımına koşar ve onu gerektiği gibi suçlar. Hal böyle olunca kişinin sakinliğini koruması şaşkınlıkla karşılanır. Sakin kalmak sanki suç seviyesini artırır. Kişi eğer yeteri kadar telaş ve öfke gösterirse suçun hafifleyeceğini ve toplumun göstereceği öfkeye daha az yer kalacağını düşünür.

Ne oldu şimdi? Bir önceki paragrafta bir telefon kaybetme olayını savaş alanına çevirmiş olduk. Gerçekte durum bundan çok daha kötüdür. Bu sadece benim yazarak anlatabilidiğim kadarıdır.

İnsanoğlu maalesef suçluluk duygusuyla elele yaşıyor. Bir çok insan bilinçaltının derinliklerinde sadece hayatta olduğu için bile bir suçluluk hissedebilir. Bunun kaynağını tam olarak bilemiyorum ve kestiremiyorum. Ancak sebepler her zaman önemli değildir ve durumu düzeltmekte bir işe yaramazlar. Tıpkı bir cinayet vakasında katili bulmanın öldürülen kişiyi diriltmeyeceği gibi, hangi konuda kimin suçlu olduğuna karar vermek ve öfke gösterisi zamanı geri döndürmez ve olanların üstünü örtmez.

Bu nedenle, başınıza gelen herhangi tatsız bir olayda, olayın büyüklüğü ne derece olursa olsun başınızdan kaynar sular dökülecekken o sulara dur deyin ve yaşamaya devam edin. Bunu yapmak sizin en kazançlı çıkacağınız seçenektir. Ne kadar üzülürseniz üzülün kaybettikleriniz geri gelmeyecek. Üzüntünüz sizin suçlu olduğunuzu zannettiğiniz olayda var olmayan hatalarınızı affetmez. Zaten olmayan bir şey ortadan kaldırılamaz.

Elinizdeki tek fırsat şimdiki zamandır. Geçmişte ne olduğunun ya da gelecekte ne olacağının şu an üzerinde düşündüğünüz kadar etkisi yoktur.

Bu nedenle kendinizi şimdiki zamanda yaşamaya ve yaşadığınız şimdiki zamanda sakin kalmaya alıştırmalısınız. Böylelikle endişeden, stresten ve bunların tetikleyeceği depresyondan uzak durma şansınız artar.

Gelecekte Bir Gün Değişeceğim

Nisan 8th, 2007

Değişimi arzulayan bir çok insanın gönlünde yatan bir cümle. Hiç bir zaman gelmeyen bir gelecek. Bir gün değişimini gerçekleştireceğini bilmenin rahatlığıyla uyuyan ruhlar. Tanıdık geliyor mu?

Sahibini şimdi hatırlayamadığım bir Kızılderili sözü vardı, “aptallar yaşam ve ölüm için uzağa bakarlar ama her ikisi de onların yanıbaşındadır” diyordu.

Dünyadaki bütün kişisel gelişim kitaplarını okuyup bitirseniz de, varolan tüm teknikleri kapsayan her türlü psikoterapiye yıllarınızı verseniz de, dünyanın en gelişmiş antidepresan ve anksiyolitik ilaçları ile çalışsanız da, değişimin onayı ve uygulaması size çok yakın bir makamın ellerinde. Bu makam sizsiniz.

Evet biliyorum bütün rejimler yarın başlar (o da bugün pazar olduğundan, yoksa aslında hepsi pazartesi başlar) ama o yarın hiç gelmez. Dosyalarınızı düzene sokmaya karar verişiniz yılbaşından birkaç gün öncesine rastlamıyorsa üzerinden rahat rahat bir altı ay geçmiştir.

Peki neden insan kararlarını hayata geçirmez? Çünkü karar almak kişsel sorumluluğun bir parçasıdır. Sorumluluğun olduğu yerde yetki ve cezalandırma söz konusudur. Hata yapmak söz konusudur. Eğer karar sizinle ilgili değilse ve başınızda bir otorite varsa o sizi cezalandıracağı için harkete geçmezsiniz. Belki de cezalandıracak kişinin kim olduğu belli olduğu için daha rahat harekete geçebilirsiniz ama söz konusu olan kişi siz olduğunuzda bu karar verme acınızı hafifletmez.

Kişi daima kendi özgürlüğünden korkar ve bundan kurtulmanın yollarını arar. Daha sonra bu yollara tembellik, depresyon ve benzeri isimler veririz. Bunun akabinde kişi kendini cezalandırmaya başlar; daha iyi olamadığı için. Sonra da daha sıkı bir disiplin altında olması gerektiğine inanır. Böylece kendisini özgürlükten uzaklaştırmak için elinden geleni yapar. Sonra da özgürlükten uzaklaştığı için kendi kararlarını hayata geçirebilme iktidarını göstermekten aciz(miş gibi) kalır.

Bu bir kısır döngüdür. bu kısır döngüyü kırmak için yapılması gereken şey hızla bir daire çizmekte olan bu trenden dışarı atlamaktır. Ancak bu şuur gerektirir.

Bu kısır döngü içindeyken oradan çıkamayasınız diye bilinçaltınız size oyunlar oynar ve şuurunuzu kapatır. Şuurunuz açılmasın diye gündelik yaşam işleriyle dört döner durursunuz. İlerleyebilmek için gerçekte yapmanız gereken ilk şey bir müddet durmaktır. Bir müddet durup dinlenirseniz (gerçekten) o zaman şuurunuz açılmaya başlar ve sizi bir yere götürmeyen bu trenden atlayabilirsiniz.

Kişisel Değişimin İtici Gücü İstek

Nisan 3rd, 2007

Ne dersek diyelim, kişisel gelişim ve ilerleme içinde değişimi barındırıyor. Bu, çeşitli kişisel gelişim programları için de geçerli, psikoterapi için de geçerli, hatta okuduğumuz bütün okullar için geçerli. Eğitim psikolojisinde bir şeyi öğrenmek, bir konudaki davranışların değişimi biçiminde tanımlanır.

Bir diğer yandan da tüm bunları hiç söylemesek bile en azından şunu biliyoruz ki insanlar zaman içinde hem değişirler hem de değişmeyi isterler.

Ancak sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri, değişim karşısında isteksiz olmaktır. Bu nedenle kişisel değişim ya çok yavaş ilerlemekte ya da hiç ilerlememektedir.

Kişisel değişimin en büyük itici gücü istektir. İsteyince her şey olur gibi sözler söylenir fakat bu sözlerin hepsi eksik, yarım bırakılmış sözlerdir. İstek, bakkallarda marketlerde satılan bir şey değildir. Kişinin kendi içinden geldiği sürece değişime itici güç sağlar. Tam bu noktada, ben bir çok şeyi çok istediğim halde değiştiremiyorum diyenleri duyar gibi oluyorum. Bu gibi durumlarda isteğinizin gerçekten çok olup olmadığını irdelemek lazım. Bir şeyi gerçekten istemenin benim gözümde ölçüsü şudur: En çok sevdiğiniz yemeği yerken zorlanıyor musunuz? Yanında en çok zaman geçirmek istediğiniz kişilerle beraberken yaşam nasıl? En sevdiğiniz iş/hobi ile ilgilenirken yoruluyor musunuz? Mesele burada. Gerçekten çok istediğimizi zannettiğimiz bir çok şeyi gerçekte hiç istemiyor olma ihtimalimiz bile vardır. Bir şeyi gerçekten çok isteyip istemediğinizi anlamak için bunu çok sevdiğiniz başka şeylerle karşılaştırabilirsiniz. Odun taşımayı çok seven ve çok isteyen biri ancak çok uzun zaman sonra yorulur.

Eğer bir futbol fanatiği iseniz taraftarı olduğunuz takımın maçına giderken ayaklarınızın hiç de geri geri gitmediğini gözleyebilirsiniz. Maç için bileti almak koymaz, hava durumu sizi engellemez, stadyumda iyi bir yer bulamamak sizi etkilemez. Çünkü işin içinde gerçekten istediğiniz bir şey vardır.

Hayatınızda değiştirmek istediğiniz şeyler üzerine çalışabilmek için de doğal arzu ve istekleriniz üzerine yoğunlaşmalısınız. İstemediğiniz bir şeyi zorla isteyebilmeniz söz konusu olamaz. Kendinizi ne kadar zorlarsanız zorlayın bir süre sonra hem ruhunuz hem de bedeniniz size bu zorlamadan çok daha şiddetli biçimde cevap verebilir.

Başlangıç için kendinizi kendinizin akışına bırakın. Şu anda en çok yapmak istediğiniz şey ne ise onu yamaya çalışın. Hayatın ne kadar kısa olduğunu da aklınızdan çıkarmayın.

Kapitalist Dünya ile Kişisel Dünya Arasında Denge Kurmak – 1

Nisan 1st, 2007

Her ne kadar komünizm, sosyalizm, ve benzeri ekonomik sistemler pratik yaşamda uygulamaya konulamadı ve kapitalist sistemden daha iyisi henüz bulunamadı ise de kapitalist düzenin insan doğasına uygun olmadığı bariz bir gerçek.

Ekonomik tartışmalar elbette sürüp gidecektir ancak şu kısa hayat içerisinde bizim işimiz yine insan psikolojisi ve insanın ruh halleriyle ilgilenmek.

Dünyanın düzeninden kaçabilmemiz mümkün değil. Her sabah uyanacağız işimize gideceğiz. Akşam eve dönüp ertesi sabah tekrar işimize gideceğiz. Bu düzeni değiştirmek için yapabileceğimiz fazla şey yok. Ancak bu düzen dahilinde sinirilerimizin bozulmasını ve ruhlarımızın telef olmasını engelleyebilecek düşünce tarzları, davranış biçimleri mevcut.

Kapitalist dünyaya dair genel şikayetler çalışılan işyerlerindeki arkadaşların ister üst ister alt olsun birbirleri ile işten bağımsız olarak didişmeleri, birbirlerinin sinirlerini yıpratmaları, ayrıca patronların çalışanlar üzerinde korku, belirsizlik ve şüphe gibi araçları kullanarak baskı kurmalarıdır.

Böyle bir durumda yapılması gereken ilk şey, hiç bir kurumun ezelden beri varolmadığını hatırlamak, kişinin her zaman bulunduğu işi, eşi, evi, şehri, ve benzeri değişkenleri kendi kararlığılı ile değiştirebileceğini hatırlamaktır.

Bunu hatırlamanın beraberinde getireceği özgürlük korkusu ve varoluş kaygısı kişiyi karar alma acısına sürükler. Bugün, ne dersek diyelim, ne kadar gelişmiş olursak olalım yine de eninde sonunda çalışmamızın bir numaralı sebebi temel gıda maddelerini satın alabilmek ve başımızı sokabilecek, bizi hava koşullarından koruyacak bir eve sahip olabilmektir; ama satın alarak, ama kira ile.

Yani çalışma nedenlerimiz ölümcüldür, ölüm kalım, açlık, soğuk hava ve benzeri sebeplerden oluşurlar. Bu nedenle kişinin iş hayatında kendi kararlarını kendi vermesi meselesi ciddi bir varoluş (yokoluş) kaygısını ve özgürlük korkusunu beraberinde getirir.

Biraz derine inersek, Anne, Baba, Devlet, Abi, Abla, Öğretmen, Polis, Komutan,… Otorite İle İlişkiler başlıklı yazımda da belirttiğim gibi kapitalist düzen ya da içinde bulunduğumuz dünya düzeninin adı her ne ise, burada yaşadıklarımız bize verdiği tüm sıkıntıya rağmen bir yandan ciddi bir korunma ve güvenlik hissini de beraberinde getirmektedir.

Hal böyle olunca kişinin kendi kararlarını vermesi insanda güvenlikten ve korunuyor olma duygusundan uzakta kalma hissi yaratır. Bu nedenle kişinin hayatını değiştirmeye dair büyük kararlar vermesi kişide katlanılması zor karar acılarına neden olabilir.

Bu yüzden de kişi kapitalist dünya düzeni ile kendi iç dünyası arasında iyi kötü bir denge kurmalı ve ıssız bir adaya göçerek mutlu bir hayat yaşama olasılığından evvel bir yetişkin olarak gündelik hayatın getirdiği sıkıntılarla başa çıkma becerileri geliştirmelidir.

Bu da iş yaşamındaki bozuk iletişim, yıpratıcı konuşmalar, geleceğe dair korkular gibi konularda kişinin kendi psikologu olması ve ruh haline vakıf olması, bir yetişkin olarak kendi hislerine gereken önemi verip kelimelerin taşıdığı anlamların kendi yaşamı kadar önemli olmadığını idrak edebilmesiyle olur.

Bu yazının, bir süre sonra yazacağım ikinci bölümünde bu konularda denenebilecek tekniklerden ve kişinin iç dünyasını rahatlatacak düşünce biçimlerinden bahsedeceğim.

Psikoterapide Ölüm

Mart 31st, 2007

Psikoterapide ölüme dair bir çok konu değerlendirilir. Kabaca sınıflamak gerekirse bunları ikiye ayırabiliriz; bir yakının kaybından doğan yas ve acı sürecinin değerlendirilmesi, ve kişinin kendi ölümüne dair duygularının, korkularının ve bunları bastırmaktan doğan rahatsızlıklarının değerlendirilmesi. Bir de, psikoterapide ölüm kavramının kullanımı söz konusudur. Teori, ölüm farkındalığının kişinin terapi sürecine olumlu katkı sağlayacağı yönündedir. Yani kişi bir gün öleceğini iyice bellerse yaşama dört elle sarılabilir ve ruhsal rahatsızlıklarından en azından nevrotik olanlarının üstesinden daha hızlı gelebilir.

Evvela terapide ölüm farkındalığını ele alalım. Bu farkındalığı yaratmak için çeşitli yöntemler kullanılır. Kişinin kendi cenazesini hayal etmesi, vasiyetini yazması, kendi mezarını gözünün önüne getirmeye çalışması gibi oyunlar ölüm farkındalığını yaratmak ya da artırmak için kullanılan basit yöntemlerdendir.

Ancak görünen o ki ölüm farkındalığına sahip olmak herkesde aynı etkiyi yaratmamaktadır. Bir gün öleceğini ve bunun ne zaman olacağını bilemeyeceğini iyice anlamış biri hayata dört elle sarılmak yerine “ne de olsa bir gün öleceğim” fikriyle bunalım ya da depresyon sürecinin altından kalkmaya çalışmak yerine bunu iyice ertelemeye karar verebilir. Aynı koşulda bir başkası “daha ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum ve hala yapmak istediklerim var” diyerek kendini nevrotik kısır döngüden uzaklaştırıp gerçekten değer verdiği faaliyetlere yönelterek terapi sürecinde büyük bir yol alabilir.

Bir yakının kaybına dair acı ve yas sürecinin değerlendirilmesi de bireyin kendi ölümüne dair duygularını, korkularını yüzeye yakınlaştıran süreçleri inceler. Bazen bir yakının kaybının getirdiği acı birebir kişinin kendi ölüm korkularıyla alakalı olabilir. Ya da böyle olmasa bile kişinin kendi ölüm farkındalığına değinmede yardımcı bir etmen olarak kullanılabilir.

Kişinin ölüme dair duygularını ortaya çıkarabilmekte yardımcı tekniklerin arasında rüya analizleri de bulunur. Genel bir ipucu vermek gerekirse kişinin yaralandığını, vücudunda değişimler meydana geldiğini gördüğü rüyalar çoğu kez kişinin ölüm korkularına işaret eder. Bu rüyalarda yer alan diğer sembollerin analizi kişinin ölüme dair korkularını, ve farklı duygularını, ölüm kavramını ölüm dışında nelerle bağdaştırdığını anlatır. Bu sembolizmin çözümü de insanoğlunun ölüme dair duygularını daha iyi kavramasına yardımcı olur.

Ben kendi terapilerimden birinde bir yakınımın kaybının ardından cenaze günü şöyle bir rüya görmüştüm:

Rüyamda terapi seansını yaptığımız odadayım ama odada sadece ben ve kaybettiğim yakınım var. Birşeyler konuşmaya çalışıyoruz. Fazla detay yok. Terapist odada olmadığı için şaşırıyorum. Tabi ölen yakınımın da odada karşımda canlı olarak durması da beni şaşırtıyor

Şimdi bu rüya her ne kadar bir yakınımı kaybetmemin ardından cenaze günü gördüğüm bir rüya ise de mutlaka birebir ölümle alakalı olmayabilir. O günün gecesinde bu rüyanın henüz yeni tanıştığım ve üzerinden 3 ay bile geçmemiş olan terapistimin gerçekte canlı olmadığını düşündüğümü (bilinçdışından) yansıttığı biçiminde yorumlamıştım.

Yani ölüm kavramı, ölüm kavramını içeren rüyalardaki sembolizm her zaman kişinin kendi ölümüne dair veriler taşımadığı gibi her zaman ölüme dair veriler de taşımaz.

Psikoterapide ölüm kavramının kullanımı ve terapötik etkisi elbette bir yazıya sığdırılabilecek ufaklıkta değil. Yine de psikoterapide ölüm kavramına dair yüzeysel bir bilgilendirme yapmaya çalıştım.

Kişisel Gelişime Dair Yanlış Anlamalar

Mart 11th, 2007

Kişisel gelişim hakkında yazılanları takip etmeyi bıraktım sayılır. Nedeni; insan kaynakları, kişisel gelişim ve benzeri konularda yazılan yazıların çoğunun kişinin kendisinden başka herşeyi geliştirmeye eğilimli bir anafikir taşıması.

Kişisel gelişim diyoruz, uzmanlar bize işyerinde nasıl daha verimli olursunuz konulu demeçler veriyorlar. Kişisel gelişim yazıları genellikle sosyal rollere mahkum edilmiş durumda. Nasıl daha iyi bir anne olursunuz, nasıl daha iyi bir sevgili olursunuz, nasıl daha iyi bir vatandaş olursunuz, nasıl daha iyi bir …. olursunuz, artık noktalı yeri siz kendiniz tamamlayın. Aklınıza ne gelirse.

Oysa bence kişisel gelişim gerçekten kişisel konularla ilgilenmeli. Örneğin “kendinize nasıl daha iyi davranırsınız” başlıklı bir konu gerçek bir kişisel gelişim konusudur. “Hızla gelişen teknolojiden nasıl korunursunuz” başlıklı bir konu da bence harika bir kişisel gelişim yazısı olabilir.

İnsanoğlu, içine sokulduğu amansız ve anlamsız yarış nedeniyle kişisel gelişim başlığı altında sürekli gerçekte varolmayan ve elden geldiğince mükemmelleştirilmeye çalışılmış hayalet bir kişilik ile karşılaştırılıyor. Kişinin, kendisini sürekli olarak gerçekte varolmayan, varolamayacak hedefe doğru sürüklemesi sanırım cehennemin dünya üzerindeki tasvirine iyi bir örnek oluştursa gerek.

Tüm bu yanlış bilgilendirme, insanı gerçekte olmak isteyebileceği yerden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. İnsanlar bu nedenle çok daha fazla gelişebilecekken dar bir kapsamda sıkışıp kalıyorlar.

Çözüm daha az dinleyip daha çok konuşmakta.

Anne, Baba, Devlet, Abi, Abla, Öğretmen, Polis, Komutan,… Otorite İle İlişkiler

Mart 11th, 2007

İnsanoğlu kendi kararlarının sorumluluğundan kurtulabilmek için sırtını biryerlere dayamak ister. Tam bu noktada da sırtımızı dayayacak otoriteyi elimizle koymuş gibi buluruz.

Aslında birçoğumuz hiç büyümeyiz, sadece yaşlanırız. Neredeyse hepimiz, çocukluk yıllarımızdan beri bizim adımıza karar veren bir merkez ararız. Bu bazen sevgilimiz, eşimiz olur, bazen de okuldaki hocamız, işyerindeki üstümüz.

Sonra da akşam eve gelince birbirimize bu otoritelerden şikayet ederiz. İşin aslı, insanoğlunun kendi özgürlüğünden korkması, bundan fellik fellik kaçması ve özgürlüğünü teslim edecek bir eskici aramasıdır.

Kişi, alabildiğine özgürdür. Ancak özgürlük korkutucudur. Kişinin kendisine karşı olan sorumluluklarını üstlenmesini gerektirir. Kararlar vermesini gerektirir. Her karar bir vazgeçiştir ve bu yüzden de acılıdır. Karar vermek, kendi davranışlarının sorumluluğunu taşıyarak özgürlüğünü yaşamak kişiye ağır geldiğinden kişi otoriteye sığınır. Başına gelenlerin sorumluluğunu otoriteye devreder.

Bunu bir nevi factoring şirketlerinin borçları devralmasına da benzetebiliriz. Yaptığı işlere kestikleri faturanın tahsilat maliyetini kaldıramayan şirketler (ki böyle bir piyasada çok doğaldır, Türkiye şirketlerin gelecek bir tarihte ödeme yapmak amacıyla çek kullandıkları tek ülkedir) alacaklarını bu işte özelleşmiş, ustalaşmış, sadece bu amaçla kurulmuş firmalara devrederler.

Kişinin kendi hayatı adına karar alması çok zor bir süreçtir. Yine de şu kısa hayatı alabildiğine değerlendirmek, “kendini gerçekleştirmek”, hayatın tadını çıkarmak isteyen kişi, kararlarının sorumluluğunu almalı ve korka korka da olsa özgürlüğünü doyasıya yaşamalıdır.

Depresyon Mu, Değil Mi?

Mart 11th, 2007

Şu kısa hayatımız içerisinde önem vermeye değecek birkaç konu var, bunlardan biri de şüphesiz ruh sağlığımız. Ruh sağlığı bilgisini gazetelerin yalan yanlış bilgilerle dolu pazar eklerinden edinmemeliyiz. Böyle bir dünyada ruh sağlığı bilgimiz çağımızın hastalığı depresyon başlıklı haber kupürlerinin içerdiği yavan bilgilerden biraz daha derin olmalı.

Depresyon, ruhsal hastalıklardandır. Kişinin hem düşünce akışını hem de bedensel faaliyetlerini etkisi altına alır. Bilindiği kadarıyla, beyinde serotonin trafiğinin aksaması nedeniyle ortaya çıkar. İlaç tedavisi ve beraberinde psikoterapi en iyi sonuç verir. Tedavi edilmeyen depresyon, en iyi şartlar altında iki ila beş yıl arası bir zamanda kendi kendine sona erer. Ancak beraberinde bir o kadar yılı daha yaşamınızdan götürür.

Depresyonda olup olmadığınıza dair hızlı bir karar vermek zorundaysanız üç beş önemli kriteriniz var. Bunlardan en belirgin olabilecekleri şöyle:

Son iki haftadır:

Uyku düzeninizde bozukluk yaşıyorsanız; yani her zamankinden daha fazla ya da daha az uyuyorsanız, cinsel isteğinizde her zamankinden farklı bir durum varsa; yani her zamankinden daha istekli ya da her zamankinden daha isteksiz iseniz, iştahınızda değişiklik varsa; özellikle aşırı kilo alıyor ya da aşırı kilo veriyorsanız, çok büyük bir ihtimalle depresyondasınız demektir.

Yapmanız gereken şey bir psikologa ya da bir psikiyatriste görünmek. Onlar gerektiğinde sizi birbirlerine yönlendireceklerdir.

Bunlar dışında bir yakınınızın kaybı, maddi sorunlar, arzu ve istekleriniz karşısındaki engeller sonucu kapıldığınız öfke ve üzüntüler depresyon değildir. Ancak depresyona eğilimli kişilerde aşırı sıkıntı depresyonu tetikleyebilir.

Her durumda, şüphelerinizden arınmak için yapmanız gereken en doğru şey doktorun yolunu tutmak.