in Psikoloji

Öğrenilmiş Acizlik

Öğrenilmiş çaresizlik olarak da bilinir. Bu konuda anlatılan en ünlü psikoloji deneyi bir akvaryumdaki balıklar üzerinde yapılmıştır. Birbirini yiyen cinsten iki tür balık akvaryuma konmuş ancak aralarına da cam bir bölme yerleştirilmiştir. Diğerini yemek isteyen balık her hamle ettiğinde cam bölmeye carpmış dolayısıyla amacına ulaşamamıştır. Bir müddet sonra aradan cam bölme kaldırılmış, ancak balık artık öteki tarafa geçebileceği halde geçmemiş, diğer balığı yiyememiştir. Çünkü balık, diğer balığı yemekten aciz olduğunu, bu konuda çaresiz olduğunu öğrenmiştir.

İnsanoğlunun da bu balıktan fazla bir farkı yoktur. İnsan daha küçük yaşlardan itibaren yapabileceklerinden çok yapamayacaklarını öğrenir. Şöyle bir hafızamızı tazelersek aklımızdan yüzlerce “yapma, dur, ayıp, olmaz, bi dakka, gelme, gitme, şimdi olmaz, sonra, büyümen lazım, sus artık, gülme, ağlama, kıpırdama” anlamlarına gelen kelime geçtiğini görürüz. Bu engelleyici uyarılar daha çocuk olduğumuz yaşlardan itibaren beynimize iyice kazınır.

Uzmanlar çocukların aşağı yukarı 7 yaşına geldiklerinde sosyalleşme evrelerini büyük ölçüde tamamladığını belirtiyor. Maalesef bu sosyalleşmenin büyük bölümü de toplumun koyduğu kuralları öğrenmek ve neyin yapılmaması gerektiğini iyice bellemek anlamında.

Engellenen insan acizliği, çaresizliği öğreniyor ve yaşamına bununla devam ediyor. Günlük yaşam içerisinde bile hiç alakadar olmadığımız konularda birbirimizi engelleriz. Bunların başlıcaları birbirimize annelik / babalık ederken söylediğimiz “banyo yaptıktan sonra sokağa çıkma”, “o adamı gözüm tutmadı”, “çok sigara içiyorsun”, “bunları nasıl ödeyeceksin”, “hastalanırsan en olacak” gibi gerçekte kişinin sadece kendisini ilgilendiren ve kendi adına karar vermesi gereken konulardır.

Her ne kadar konumuzla birebir alakalı olmasa da, Tunç Kılınç’ın bugün yazdığı bir yazıyı okumanızı öneririm. Yazısında harika bir örneğe yer vermiş, örnek kısmını buraya almak istedim:

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzaktan bahsediyor. Bir hindistancevizi oyulduktan sonra iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanıyormuş. Sonra hindistancevizinin altına ince bir yarık açılıyor ve oradan içine tatlı bir yiyecek konuyor. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklükte, yarık içinde yumruk yaptığında ise elini dışarı çıkaramıyor.

Maymun, tatlının kokusunu aldıktan sonra yiyeceği yakalamak için elini içeri sokuyor, yiyeceği kavrıyor ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkaramıyor. Yani yumruk yarıktan çıkamıyor.

Avcılar geldiğinde maymun çılgına dönmesine rağmen yumruğunu açıp kaçmıyor.

“Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yok. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak ediyor. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmak” diyor Goldstein.

Nasıl yazının başında anlattığım balıktan çok farkımız yoksa bu örnekte anlatılan maymunlardan da fazla farkımız yok. Etrafta gördüklerimizi, yaşadığımız kısıtlı sayıda deneyimi nedense hemen kural haline getiriyoruz ve sonraki davranışlarımızda alakalı olsa da olmasa da bu kurallara sıkı sıkıya bağlı kalıyoruz. Oysa hayat bize sürekli her karşılaştığımız yeni olayı kendi başına değerlendirmemiz gerektiğine dair ipuçları veriyor. Elbette deneyim çok değerli ama neden deneyimin başarısızlıklardan ve engellerden oluşan birşey olduğuna dair bir inanç var? Neden tecrübe “atılan kazıkların bileşkesi” olarak tanımlanıyor?

  1. DEREYI GECERKEN AT DEĞİŞTİRİLMEZ,
    toplantıda bir arkadaşım bu atasözünü kullandı bir işin yapılmaması için, toplatında bulunan yöneticisinin cevabı “yeterice idman yaparsan dereyi gecerken on kez at değiştirirsin koç” idi,caresizliği öğrenmemişlerden nadir insanlardan.

Comments are closed.